Kara Kusmuk: Madame Bovary ve Edebiyat Zehirlenmesi

Remzi Kitap, Mart 2009

Madame Bovary’nin el yazmaları

Roman sırf hayatı güçlüklerle dolu tarafından gördüğü için gerçekçi olsaydı, o zaman yalnızca ters çevrilmiş romans adını vermek yeterli olurdu. Halbuki roman yalnızca belirli bir edebi perspektife uygun olanları değil, insan yaşantısının tüm çeşitliliklerini resmetmeye çalışır: Romanın gerçekçiliği sunduğu yaşam tarzında değil, o yaşamı sunuş tarzında yatar.
Ian Watt, Romanın Yükselişi

Bir metni sahici kılan nedir? Gerçeklik ve temsil arasındaki mütekabiliyet ilişkisini sorunsallaştıran her yazar, bu soruya bir yanıt vermekle başlar işe. Elbette hemen her yazar bir sahiciliğin peşindedir; ancak bir metnin içeriğini okur için inandırıcı kılmakla, metin ve gerçeklik arasındaki karmaşık ilişki ağını metnin ana omurgası hâline getirmek arasında büyük fark vardır. İlk durumda, sunulan yaşam tarzının gerçekliğe nasıl da denk düştüğünü ikna edici bir biçimde ortaya koymak yeterlidir. İkincisi, başka bir tartışmayı odağa alır. Ne’ye bakıldığından çok bakış açısının koordinatlarını gözler önüne serer. Burada önemli olan, sözü edilen yaşam tarzının nasıl sunulduğudur.

Fransız Gerçekçileri’nin önde gelen temsilcisi Gustave Flaubert (1821-1880), beş yıllık soluksuz bir çalışmanın ürünü olan romanı Madame Bovary’le bu sahicilik sorununa kendi yanıtını verir. Tek bir tümce için haftalarca boş sayfaların başında ter döken, yazmaktan çok yırtan bu son derece takıntılı yazar, estetik ilkelere bağlılığı ve kusursuz ifadeyi bulmak için verdiği sıradışı çabayla yepyeni bir roman estetiği yaratır. Edebiyat geleneğiyle kurduğu yıkıcı mı yıkıcı bilinç ilişkisi ve kurmacanın anatomisi üzerine geliştirdiği söylemle de edebiyat tarihinde devredilemez bir yere sahiptir.

Madame Bovary on dokuzuncu yüzyıl Fransız burjuva toplumunun kendine kapalı; aldanış, yalan ve çıkar üzerine kurulu yapısının derinlemesine, hatta zalimce bir eleştirisidir. Şeyleri olduğundan daha kötü gösterdiği için değil, çiğ bir ışığın altında çırılçıplak bir biçimde gözler önüne serdiği için zalim bir anlatıcıdır Flaubert. Neredeyse hiçbir duygu gerçek değildir orada, kişiler arasındaki yakınlıklar salt çıkar üzerine kuruludur. Aydınlanmacı ve pozitivist bilimselliğin eline düşen “insan,” basit bir deney aracına indirgenmiştir. Emeğin ve erdemin aşağılandığı, çıkarcılık ve kötülüğün onur nişanlarıyla taçlandırıldığı kapkara bir toplum panoramasıdır bu.

Madame Bovary aynı zamanda burjuva toplumunun neredeyse doğal bir besini hâline gelmiş “sıkıntı”nın da romanıdır. Taşrada sıkışmışlığın, klostrofobinin ve çıkışsızlığın anlatısıdır. İçerik düzleminde sözünü edebileceklerimiz bunlarla kalmıyor elbette.

Flaubert dünyayla da edebiyat geleneğiyle de gerek içerik gerek biçim açısından her daim yıkıcı bir ilişki kurmuş bir yazar. Ancak ben, bu yazıda Madame Bovary’nin “edebiyat nasıl olmalıdır?” sorusuna verdiği yanıtı tartışmak istiyorum. Bir kanıya göre Cervantes’le başlayan bu “yazıyı yazının konusu yapma” geleneğinde Flaubert’in durduğu yere birlikte bakalım istiyorum. Aslında hepsinden önce, Cervantes ve Flaubert arasındaki kan bağına şöyle bir göz atalım istiyorum.

                                                           *

Cervantes daha on yedinci yüzyılın başında Don Quijote’nin önsözünü yazarken, yazarlık kurumunun varsayılan otoritesini okuruna, yani hür iradeli, evinin efendisi “Aylak Okur”a devretmişti. Yazdığı kitabın “her ne kadar babası gibi görünse de aslında üvey babası” olduğunu iddia eden bu yazar (ya da Cervantes’in bir tür gölgesi olan bu anlatıcı ses), “önemli olan, hakikatten bir nebze olsun ayrılmamak” düsturuyla yola çıkmış; ancak okurunu da bu hakikat arayışına ortak etmişti. Otorite devretmek elbette otoriter bir edimdir. Kitabının zaaflarından, güdüklüğünden dem vuran bu endişeli yazar sesi de, hiç kuşkusuz, gizli bir kibir barındırmaktadır içinde. Ama burada önemli olan, okurun önüne sürülen bu tuhaf sözleşmede yazarlık ve okurluk kurumu üzerine geliştirilen son derece incelikli söylemdir. Cervantes, böyle yapmakla, bir başka gerçekçilik anlayışına, idealize edilmiş bir gerçekliğin edebiyattaki temsili olan şövalye romanslarına eleştiri oklarını yöneltmektedir. Şöyle der Cervantes, önce fısıl fısıl sonra da bas bas: “Ey Aylak Okur. Ben sana gerçekliği olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi sunmalıyım çünkü gerçeklik her nasılsa öyle betimlenmelidir. Sense bu gerçeklikten ne anlayacağını benden de herkesten de iyi bilirsin.”

Flaubert bir sahnenin “hakikatten bir nebze olsun ayrılmadan” nasıl tasarlanması gerektiğine ilişkin söylemi Cervantes’ten devralır ve bu söylemi bir sahne tasarımına dönüştürür. Madame Bovary bu tasarımın hem kendisi hem de poetikasıdır bu yüzden. Ancak Cervantes ve Flaubert arasındaki kan bağı yalnız bununla açıklanamaz. Bir ikinci önemli nokta, bu iki yazarın, birer edebiyat gangsteri gibi, kötü edebiyatın kötülüğüne soluksuzca saldırmalarıdır. Cervantes için şövalye romansı geleneği neyse, Flaubert için romantik roman odur. Aklı başında, kendi hâlinde bir asilzadeyi Don Quijote denen zaptedilemez ve gülünç deliye dönüştüren romanslar, Emma Bovary adlı köylü kızını da fantazi dünyasının ışıltısı ve gerçekliğin yavanlığı arasında sıkışıp kalmış, tatminsiz ve huzursuz biri yapar. Edebiyat tarihinin bu iki unutulmaz kahramanı, gerçekliği olduğu gibi değil olması gerektiği gibi anlatan, yani onu idealize eden anlatıların kurbanıdır.

Flaubert, tıpkı Cervantes gibi, okuduğu romanların yansıttığı idealize gerçekliğin büyüsüne kapılıp zaten çarpık bir gerçekliğin daha da çarpık bir taklidine, parodisine, hatta karikatürüne dönüşen ve böylece kendini yıkıma götüren bir kahraman yaratır. Ve onu son derece acımasız, çiğ bir gerçekliğe, baştan ayağa yavan, sıkıcı ve klostrofobik bir taşra yaşantısına hapseder. Madame Bovary’nin koca bir servet döktüğü son moda parisien giysileri ve ince topuklu ayakkabıları, hayvan dışkılarıyla vıcık vıcık olmuş çamurlu tarla yollarının pisliğine bulanmaya her daim mahkûmdur. Tuhaf zırhı, kalkanı ve tolgasıyla girdiği her hanı şato sanan, avam takımının amiyane deyişlerine şövalye romanslarının incelikli belagatiyle yanıt veren zavallı Don Quijote gibi, o da var olan gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan romantik bir arılığın, kısacası, bir olanaksızlığın peşinde kendi kuyruğunu ısıran ejderhaya dönüşecektir. Cervantes de Flaubert de kahramanlarının onulmaz bir aymazlıkla kovaladığı bu romantik arılığı, sistematik bir biçimde; hayvan böğürtüleriyle, kusmukla, dışkıyla, para pul meseleleriyle ters yüz eden, zalim birer anlatıcıdır.

Madame Bovary edebiyat zehirlenmesine uğramıştır. Romanda da açıktan açığa vurgulandığı gibi, onun okuduğu kitapları satanlar “zehirleyici”lerdir. Anlatı boyunca zehir imgesi bir simgeye dönüşürken, Madame Bovary de arsenik içerek, yani kendini zehirleyerek varacağı korkunç sona adım adım yaklaşır. Madame Bovary hem metaforik anlamda kötü edebiyatça zehirlenmiş hem de kendini somut anlamda zehirlemiştir.

İşte tam da burada Flaubert’e özgü ironinin poetikası başlar: Madame Bovary, ölüm döşeğinde acı içinde kıvranırken tuhaf, buruk bir tat duyar ağzında: Mürekkep tadı. Ve gittikçe kesifleşen bu “iğrenç” tatla, kasılarak, açı içinde çırpınarak ölür. Romanın son sayfalarına geldiğimizde, cenaze merasimi için giydirilmiş satenden giysiler içinde yeniden karşımıza çıkar Madame Bovary. Her zamankinden de güzel görünmektedir. Ancak tam başına tacını yerleştirecekleri sırada “bir kusuntu gibi kara bir sıvı dalgası” boşanır ağzından. Bembeyaz giysisi kara bir kusmuğa bulanır. 

Bu kara kusmuk, hem romantik kurmacanın hem de bu türlü yapıtları piyasaya süren yayın sektörünün somut mürekkebinin metaforudur. Kara kusmuk, Madame Bovary’nin cesedinde bu ticari dünyanın son imzasıdır. Tam da Flaubert gibi zalim mi zalim bir anlatıcıdan bekleyebileceğimiz bir kurgu: Mürekkep, zehir ve ölüm. Flaubert anlatıyı bu noktaya vardırırken, başka bir deyişle, imgeyi bu türlü bir simgeselliğe taşırken, şiirsel ehliyetini son derece ustalıklı kullanır. 

Madame Bovary’ninki elbette bir gönüllü ölüm, bir intihardır. İntihar mektubunun okurla paylaşılan tek tümcesinde de belirtildiği gibi “kimse suçlandırıl[mamalıdır].” Flaubert gibi hiçbir tümceyi boş yere yazmamış bir yazarın her söylediğine dikkat etmek gerekiyor. Madem kimse suçlandırılmamalı, suçlu kim? Kim öldürdü Madame Bovary’i?

Tıpkı Don Quijote’nin gezgin şövalye tarikatının son temsilcisi olduğu gibi, Madame Bovary de romantik edebiyatın son kahramanıdır. Cervantes’in de Flaubert’in de kalemi keskin bir bıçak gibi parlıyor, bu son kahramanların üzerine zalimce ve istekle iniyor. Madame Bovary’nin ağzındaki mürekkep Flaubert’in elindeki kalemin mürekkebi olmasın? Romantik edebiyata son veren mürekkep, onun son kahramanın canına neden kıymasın?

Kalemden her zaman ve yalnızca mürekkep mi damlar sahiden?

0 yorum:

Yorum Gönder